Bazı anlar vardır; çocuğunuzun elini tutup bir salona girersiniz ve aslında yalnızca bir oyun izlemeye değil, birlikte hatırlayacağınız bir anıya doğru yürüdüğünüzü hissedersiniz. Geçtiğimiz günlerde, İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin sahnelediği Külkedisi Çocuk Operası için Süreyya Operası’nın ağır kapılarından içeri adım attığımızda tam olarak bunu yaşadım.
Moda’nın kalbinde yükselen bu zarif yapı, çoğu kişinin sandığından çok daha eski bir hikayeye sahip. 1927 yılında Süreyya İlmen Paşa tarafından yaptırılan bina, uzun yıllar sinema olarak kullanıldıktan sonra 2007’de aslına uygun biçimde restore edilerek yeniden bir opera sahnesine dönüştürüldü. Bugün ise Anadolu Yakası’nın tek opera sahnesi olarak, Avrupa yakasına geçmeden büyük prodüksiyonlar izleyebilmenin ayrıcalığını sunuyor.
Biz locadaydık. Yukarıdan sahneye bakarken yalnızca dekoru değil, salonun tavan süslemelerini, altın varaklı detaylarını ve kırmızı kadifenin sıcaklığını da izledim. Çocukların gözleri sahnedeydi; benim gözlerim ise bir yandan bu mimari mucizeyi inceliyordu. Çünkü Süreyya Operası yalnızca bir sahne değil, adeta İstanbul’un kültürel hafızasında açılmış bir parantez gibi.

Rossini’nin Müziğinde Bir Çocuk Masalı
Eser, Gioacchino Rossini’nin bestesi üzerine, Charles Perrault’nun masalından uyarlanmış bir çocuk operası. Libretto Jacopo Ferretti imzası taşıyor. Ancak sahnede izlediğimiz versiyon, klasik bir uyarlamadan çok daha fazlasıydı.
Nazlı İktu’nun rejisi, baroktan günümüze uzanan bir köprü kuruyor. Robot süpürge detayı, projeksiyon kullanımı ve oyuna eklenen “kedi” karakteri çocukların dikkatini bir an bile düşürmüyor. Günümüz çocuklarının tablet ekranlarından kopup sahnedeki canlı performansa bu kadar içten bağlanması gerçekten etkileyiciydi.
Caner Akın’ın metin ve müzik düzenlemesi, Rossini’nin evrensel dilini çocukların anlayabileceği bir berraklığa taşıyor. Dekor ve kostüm tasarımı Nilsu Baldan imzası taşıyor; ışık tasarımı Ahmet Defne, koreografi ise Çiğdem Erkaya Öztürk’e ait. Her detay özenle düşünülmüş.
Ama en çok etkilendiğim şey şu oldu: Külkedisi burada yalnızca sihirli ayakkabının peşindeki bir prenses değil. Değersizlik duygusunu aşan, sabreden ve içsel gücüyle yolunu çizen bir karakter. Çocuklar iyiliğin, cesaretin ve affediciliğin sahnedeki karşılığını müzikle deneyimliyor.
Sahneye yukarıdan bakmak, hikayeye başka bir perspektif katıyor. Çocukların heyecanını yandan izlemek, orkestranın canlı enerjisini hissetmek ve salonun akustiğinde Rossini’nin notalarının yankılanmasını duymak… Bu deneyim, bir AVM etkinliği değil; gerçek bir sanat karşılaşması.
Süreyya Operası’nın akustiği çoğu kişi tarafından bilinmez ama salonun at nalı formu ve ahşap yüzeyleri, sesi doğal biçimde taşıyor. O an fark ettim ki çocuklara sanat anlatılmaz; yaşatılır. Onlar o gün yalnızca bir masal izlemedi, bir sanat formuyla tanıştı.

Çocuklarla Sanata Gitmek Bir Lüks Değil
Bazen opera kelimesi yetişkinlere ait, “ağır” bir kavram gibi algılanıyor. Oysa o gün salondaki en saf heyecan çocukların gözlerindeydi. Alkışlarken tereddüt etmediler. Gülmeleri gerektiğinde güldüler. Etkileşime girdiler.
Ve ben şunu düşündüm: Çocukları erken yaşta bu sahnelerle tanıştırmak bir ayrıcalık değil, bir sorumluluk. Çünkü sanat, hayal gücünü besliyor. Masallar ise çocuklara yalnızca “mutlu son” anlatmıyor; sabrı, iyiliği ve affetmeyi öğretiyor.
Külkedisi finalde affetmeyi seçtiğinde, salondaki o küçük kalplerin bu duyguyu müzikle öğrenmesi tarifsizdi.

Bir Masaldan Fazlası
O gün Süreyya Operası’ndan çıkarken Moda sokakları sakindi. Ama içimizde bir şey kıpır kıpırdı. Çocuklar hala sahnedeki kostümleri konuşuyordu. Ben ise bu şehrin hala böyle zarif mekanlara, böyle özenli prodüksiyonlara sahip olmasına şükrettim.
Külkedisi belki yüzlerce kez anlatılmış bir masal. Ama o gün, Rossini’nin müziğiyle yeniden doğdu.
Ve anladım ki bazen bir masal, yalnızca çocuklara değil, biz yetişkinlere de iyi gelir.












