Bazı akşamlar vardır, sadece bir oyun izleyip çıkmazsın. Bir şey sana eşlik eder, seninle birlikte yürür, eve kadar gelir… Dün akşam (29 Mart) tam olarak öyleydi. Zorlu PSM’den çıktığımda zihnimde tek bir şey vardı: susturamadığım bir iç ses. Sanki birileri içeride, uzun zamandır konuşmayı bekliyormuş da ben ilk kez gerçekten dinlemişim gibi. Çünkü “Liste”, izleyip geride bırakılan bir oyun değil. İçine girip kendinle baş başa kaldığın, kendinden kaçamadığın bir alan.
29 Mart akşamı İstanbul prömiyerini yapan oyun, İnci Türkay’ın tek kişilik performansıyla sahnedeydi. Jennifer Tremblay’nin metninden uyarlanan bu ödüllü yapım, Ayşegül Hardern rejisiyle sahneye taşınıyor. Aynı akşam iki temsil… İkisi de dolu. İkisi de nefesini tutmuş bir salon. Ve finalde uzayan, kolay kolay bitmeyen bir alkış. Ama o alkışın içinde sadece hayranlık yoktu. Bir tür kabul vardı. Bir tür “ben de” hali. Herkesin kendi içinden bir parçayı sahnede bırakıp ayağa kalktığı bir andı sanki.

Sahneye baktığında büyük bir gösteri görmüyorsun. Gösterişli bir dünya kurulmamış. Işık, ses, hareket… Hepsi olması gerektiği kadar. Ama tam da bu yüzden çok güçlü. Çünkü bu hikaye, zaten fazlasını kaldırmaz. Her şey geri çekilmiş, sadece özü görünür kılmak için. Ve o öz, düşündüğünden çok daha ağır.
Ama asıl mesele şu: Bu oyun bana ne yaptı?
Ben o koltukta sadece bir izleyici olarak oturmadım. Bir kadın olarak izledim. Bir anne olarak izledim. Bir eş olarak izledim. Çalışan, üreten, yetişmeye çalışan bir kadın olarak izledim. Ve en çok da, kendimi en sona bıraktığım bütün anların içinden izledim.
Çünkü “Liste”, aslında hayatın içinden alınmış, neredeyse fark edilmeden yaşanan ama biriken, büyüyen ve sonunda insanın omuzlarında ağırlaşan o görünmez yükü anlatıyor. Bir yapılacaklar listesi gibi başlıyor her şey. Küçük küçük maddeler… Önemsiz gibi görünen detaylar… Ama o detayların her biri, bir hayatın akışını ayakta tutan görünmez kolonlar gibi.

Ve biz o kolonları taşırken, kimse dönüp bakmıyor.
Bir evin her gün “kendiliğinden” düzenli olması… Dolapların hep temiz ve ütülü kıyafetlerle dolu olması… Çocuğun hiçbir şeyinin eksik kalmaması… Okul planları, etkinlikler, doğum günleri, alınacak hediyeler… Bunların hiçbiri büyük bir başarı olarak görülmüyor. Çünkü zaten olması gereken şeyler gibi kabul ediliyor.
Ama değil.
Ve belki de en acı olan şu; biz de çoğu zaman buna inanıyoruz.
İzlerken defalarca şunu düşündüm… Biz aslında ne kadar çok şeyi aynı anda düşünüyoruz. Birinin aklına bile gelmeyecek detaylar, bizim zihnimizde sürekli dönüyor. Ve bu sadece fiziksel bir yük değil. Bu, zihinsel bir ağırlık. Hiç kapanmayan sekmeler gibi. Hep açık. Hep aktif.
Ve en ufak bir şey aksadığında, hemen kendimize dönüyoruz. Suçluluk duygusu, vicdan muhasebesi, “Daha iyisini yapabilir miydim?” sorusu… Bitmeyen bir iç konuşma.
Oyun boyunca bu iç ses hiç susmuyor.
Ve sonra… Çok küçük bir an geliyor. Bir sıcak çikolata sahnesi. Çok basit. Çok gündelik. Ama o kadar derin ki… Birine özenerek yaptığın bir şeyi kendin için neden yapmadığını sorguluyorsun. İşte o an, oyun bir hikaye olmaktan çıkıyor. Sana dönüşüyor.
Ben o an gerçekten durdum.

Kendime şunu sordum: Ben kendim için ne zaman bir şey yaptım?
Cevap çok net değildi.
Belki de bu yüzden oyun bu kadar sarsıcı. Çünkü büyük cümleler kurmuyor. Büyük dramlar yaratmıyor. Ama o küçük, önemsiz gibi görünen anların içine öyle bir gerçeklik yerleştiriyor ki… Kaçacak bir yer bırakmıyor.
Ve sonra bir katman daha açılıyor.
Bu hikayenin gerçek olduğunu öğrenmek… O an hissettiğin her şeyin, sadece iyi yazılmış bir metnin değil, yaşanmış bir hayatın izleri olduğunu fark etmek… İşte o zaman oyun, sahneden çıkıp gerçekliğin içine karışıyor.
İnci Türkay ise bu hikayeyi anlatmıyor, adeta taşıyor. Tek başına sahnede ama bir boşluk yaratmıyor. Aksine, sahneyi doldurmuyor bile… Onu derinleştiriyor. Duyguyu zorlamıyor, büyütmüyor, abartmıyor. Olduğu gibi bırakıyor. Ve tam da bu yüzden bu kadar etkiliyor. Çünkü samimiyet, her şeyin önüne geçiyor.
Bir noktadan sonra oyunculuğu izlemeyi bırakıyorsun. Kendi hayatına bakıyorsun.
Kendi listene.
Kendi eksik bıraktıklarına.
Kendi unuttuklarına.
Ve belki de en çok, kendini kaç kez ertelediğine.
Oyundan çıktığımda içimde netleşen bir duygu vardı: Birinin bunları söylemesi gerekiyordu. Açıkça. Net bir şekilde. Üstünü örtmeden. Küçültmeden. Normalleştirmeden.
Çünkü bu görünmeyen emek, bu “zaten yapılır” denilen şeyler… Aslında hayatı ayakta tutan şeyler.
Ve belki de artık sadece fark edilmek değil, gerçekten görülmek gerekiyor.
“Liste”, bir oyun değil sadece. Bir aynaya bakmak gibi.
Ve bazı aynalar, insana kendini ilk kez gösterir.
Biz, kendimizi ne zaman listenin başına yazacağız?
Belki de asıl soru bu.
–
Yazan: JENNIFER TREMBLAY
Oynayan: İNCİ TÜRKAY
Yöneten: AYŞEGÜL HARDERN
Çeviren: LAL SELİN ATAKAY
Işık Tasarımı: AYŞE SEDEF AYTER
Ses Tasarımı: CEM TUNCER
Hareket Koçu: STEPHEN RAHMAN-HUGHES
Dekor Konsept Tasarımı: AYŞEGÜL HARDERN
Dekor Uygulama: GÜLFEM ÖZDOĞAN
Kostüm Uygulama: WONDER KOSTÜM
Kreatif Danışmanlık, Afiş & Video Tasarımı: BARAN GÜNDÜZALP
Prova ve Sahne Fotoğraflama: MİHRİ MANAP SUNMAZ
Işık Operatörü: EKREM KELEBEK
Sahne Amiri: DAMLA SEZGİN
Medya ve İletişim Yönetimi: SALT & PEPPER PROJECT












